24 Ekim 2017 Salı

Michael Hazanavicius, Jean-Luc Godard ve Entelektüel Aymazlık

Michael Hazanavicius
Michael Hazanavicius, 54. Uluslararası Antalya Film Festival’inde “Redoubtable” filmi ile yarışıyor. Kışkırtıcı, ironici, içeriği dolu, aynı zamanda biçimci filmleriyle dikkat çeken Oscar ödüllü bir yönetmen. Jean-Luc Godard’ın biyografisine odaklandığı filmi, zevkle izlenen, “kara mizah” denecek kadar dikenli, hicivlerle dolu bir komedide, yönetmen, Godard’ın eski eşi Anne Wiazemsky’nin “Un an après” kitabından yola çıkıyor.

Sohbet toplantısında ifade ettiği gibi, serbest bir uyarlamaya imza atan Hazanavicius, “68 Kuşağı”na ulanmaya çalışan ancak “Organik Burjuva Aydını” oluşundan dolayı bir türlü “Marksist Muhalif Aydın”lar çevresine dâhil olamayan ve sonunda “Maocluk” limanına demir atan Godard’ı iyice hırpalıyor.

Michael Hazanavicius’un entelektüelliğini ve buna bağlı olarak var ettiği film estetiğinin lezzetli bir sinema yarattığını hiç kimse inkâr edemez. Evet; zeki, kışkırtıcı, küstah, iğneleyici, ironik ve komik yanlarıyla “Redoubtable” uzun zaman tartışılacak, lanetlenecek ve alkışlanacak bir sinema eseri.

Hazanavicius’un filmini, Antalya Film Festivali’nin yeni konseptlerinden “açık hava sinemasında” kış kıyafetleri tedarik etmiş olmama rağmen titreye titreye seyrederken, yönetmenin ideolojik saplantısı olmayan, sağlam bir “dünya görüşüne” sahip ciddi bir entelektüel olduğuna karar verdim. Bu yüzden de oturup, zekâ patlamalarını nefis görsel ifadelere dönüştüren Hazanavicius hakkında iyi şeyler yazmaya karar verdim (sanki deminden beri kötü şeyler yazıyorum da:).

Ancak… Jean-Luc Godard’ın 68 Olayları sırasında Komünist öğrencilerin Paris’teki toplantılarında yaptığı konuşmalarında "Vietnam, Filistin, Kara Panterler" vs. den bahsederken kör gözüm parmağına “Kürtler” diye tutturması tuhafıma gitti. Hazanavicius’a ilk fırsatta Godard’ın, bu toplantılarda saydığı diğer dünya olayları ile “yapısal” benzerliği olmayan meseleyi sık sık gündeme getirdiğine dair kitapta veya bir başka yerde belge olup olmadığını sormaya karar verdim.
Cemile  Buhayrat
Yönetmenin, soru cevaplı basın toplantısında, Anne Wiazemsky’nin “Un an après” kitabını filme aktarması için kendisine hiçbir şart koşmadığını, tamamen serbest bir uygulamaya imza attığını söylemesi üzerine Hazanavicius’a sordum:

-Kitapta, Godard “Kürtlerden” bahsediyor muydu?

Hazanavicius cevap olarak kitapta Kürtlerin bahsinin hiç geçmediğini ama araştırmalarından bunu çıkartarak kendisinin ilave ettiğini söyledi!

Aman Allah’ım!

Bir insan hem bu kadar zeki olup hem de bu kadar “aymazlık” içine nasıl düşebilir? Bu nasıl bir entelektüel etik?
Çinli Kız'da Cezayir de var!

Günümüzde bir emperyalist sömürü oyunu olarak sürdürülen ve “Kürt Sorunu” olarak dayatılan meseleye bugünden bakarak geçmişe taşımak nasıl bir aymazlık olmalı? 

Dayanamayarak sordum:

-Peki ya Cezayir’den neden hiç bahsetmiyor Godard?

Üstelik "Çinli Kız" filminin kadın kahramanı (ki eserin sahibi, Godard'ın oyuncusu ve sonra eşi) Cezayir'in kadın kahramanı Cemile  Buhayrat'ı (Fransızca: Djamila Bouhired) örnek almaktan bahsederken...

Michael Hazanavicius, Attila İlhan’ın “Hangi Batı” kitabında pek çok Batılı Komünistin ağzından aktardığı “O başka!” cevabına benzer bir cevap verdi! "Savaş biteli altı yıl olmuşm"uş...

Onun hakkında kurduğum kristal dünya tuzla buz oldu… 

Sevgili konuğumuz Michael! Kürtler bizim, biz Kürtleriniz. Emperyalist Batı, “kritik hammadde”yi kontrol etmek için 18. YY’dan beri içine ettiği Orta Doğu’dan çekip giderse Moğol İstilasından bile sapasağlam çıkmış bölge insanları, binlerce yıllık geleneklerini yani “birlikte yaşamak” geleneğini hemen tesis edeceklerine inanın.

Hem size bir de sır vereyim: sandığınız veya iddia ettiğiniz gibi, mesele “Kürt Sorunu” değil, “Emperyalizm Sorunudur”!

10 Ekim 2017 Salı

7. Malatya Uluslararası Film Festivali ve Taşralılaşmak mı Kimliksizleşmek mi?

7. Malatya Uluslararası Film Festival program lansmanı toplantısında, Malatya Valisi ve Festival Onursal Başkanı Sayın Ali Kaban’ın kısa sözlerini -bir konuşma üslubu içinde- etkileyici buldum. Sanki bir Mülkiyeli değil sinema ve felsefe okullarından mezun olmuş bir fikir sanat adamı gibi, onursal başkanı olduğu festivalin temel felsefesini ve hedefini izah etti… Teybimi en baştan açmadığıma pişman oldum (ama her zamanki gibi Batuhan Zümrüt, onca işinin arasında, konuşmayı kendi kayıtlarından deşifre ederek hemen yolladı ve gönülden gelen teşekkürü hak etti).

ONURSAL BAŞKANIN KONUŞMASI
Vali ve Onursal Başkan Ali Kaban, geleneksel teşekküründen sonra şunları söyledi. “Ontolojinin egemen olduğu ve insanın çağı diye ifade edebileceğimiz toprak egemen çağda -ki çok uzun sürmüştü- hemen arkasından gelen epistemenin yani Bilgiye dayalı dönemin çağı, göreceli olarak, ontolojinin çağına göre daha kısa sürmüştü ve orada egemenlik önce suya, sonrada havaya geçmişti. Şu an içinde bulunduğumuz çağ, fenomolojinin çağıdır. Bu çağ kendi içinde, çok hızlı devrimlerle kendini sürekli yenilemeye çalışarak ötelere ulaşmaya çalışıyor ve bu ciddi anlamda sorunlara sebep oluyor. Bütün bu çağlarda egemen olan tiyatro, zaman içerisinde sinema perdesine, ardından beyaz cama aktarılmıştır. İnternet çağının başlamasıyla özellikle sosyal medyada sınırsız ulaşım fırsatlarıyla birlikte yeni ve tanımadığımız görselliğin ötesinde sıkıntılı sonuçları olan bir kısım sorunlar bulunmakta. Bütün bunların tartışılması lazımdır. Sadece görselliğin egemen olduğu hiç bir değer yargısının aranmadığı bir sinemada -özellikle yerel ve beklide tek başına bütün sektörüyle Hollywood’un dışında diğer ülkelerdeki sinema alanında- oluşturulmakta olan insanın, bütün görsel sonuçlarının bir şekilde tartışılması lazım. İşte Malatya Film Festivali bunu yapmaya çalışıyor.”

SİNEMAYA AYNA TUTMAK MI?
Bir festivalin ne yapmaya çalıştığını elbette o festivalin Onursal Başkanı veya Başkanı açıklayabilir. Malatya Valisi ve Festival Onursal Başkanı Sayın Ali Kaban, konuşmasıyla tam olarak bunu yaptı. O konuşurken bir yazımdaki düşüncelerimi hatırladım. Şöyleydi: “Festivallerde bir kısır döngü söz konusu. Adeta büyük bir festival merkezi var ve “Franchise” usulü, her ülkeye bir ana bayilik ve sonra her şehre, her ilçeye ve neredeyse her beldeye bayilikler veriyor. Deyim yerindeyse “Franchise Festivaller” çağına girmiş gibiyiz. “Nasıl bir film?” sorusu ile “Kahvenizi nasıl istersiniz?” sorusu arasında fark kalmıyor. Bir kitle sanatı olan sinema, dar ve birbirinin kopyası muhitlerde kendini tatmin etkinliği girdabı içinde boğuluyor! Gösterilen eserler, “Franchise Festivalleri” paketi içinde, seyirci derdi taşımayan, emperyalist odaklarda üretilen; sureta, insan haklarından, evrensel sorunlardan söz eden, yine birbirinden kopyalanmış minimal yapımlardan oluşuyor.”

Malatya Film Festivali, yedinci yılında onursal başkanının açıklıkla ifade ettiği üzere, çoğu festivalin kapıldığı bu girdaba girmeyecek gibi gözüküyor… Gerçekten çok sevindirici bir bilinç haliyle karşı karşıyayız. Çünkü günümüz sineması, içinde bulunduğu çağın fikri kaçışına kapılıp, insanoğlunun asırlardır “Nasıl ve Niçin” sorularına cevap aramasını, bu arayış sonucu oluşturduğu birikimi bir yana bakarak görüntüler ve şekillere kapılmıştır. Nasıl ve niçin sorularından kaçmak günümüz sanatını, “mânâ”dan uzaklaştırıp, imajlar veya biçimler çöplüğüne dönüştürmüştür. Ticari sinemanın, kapitalist bir faaliyet alanı içinde hapsedilmesi gibi (bilimin tüccar ve siyasi erkin hizmetine amade kılınması benzeri), sanat filmleri denilen ve ancak festivallerde seyirci önüne çıkan filmler de aynı evrensel güçler tarafından kıskaca alınmış görünmektedir. Farklı kültürlere ait sinema filmlerinin, “sanat sineması” olarak tarifi, kişiye göre değişen kavramların içine hapsedilmesi, izlenebilirlik alanlarının daraltılması, kitlelere hiçbir zaman ulaşamaması bunun göstergesidir. Festivalin, en basit anlamı ile üretilen ürünlerin halka sunulması, halkla paylaşılması olduğunu hatırlarsak şu yargıya varabiliriz. Dünyadaki tüm festivaller, (Amerikan Ulusal Sinemasına şeref bahşeden Oscar Ödülleri ve sinema ticaret ağının temerküz ettiği yerler olan Cannes vb. hariç) “taşralılaşmak” veya “kimliksizleşmek” seçeneklerine maruz bırakılmaktadır.

Sayın Vali Ali Kaban’ın ümit verici konuşmasını bundan dolayı değerli buluyorum. Bu doğrultuda devam ettiği takdirde, Malatya Film Festivalinin, bir taşra festivali olmak tuzağına düşmekten de kimliksiz bir festivale dönüşmekten de kurtulup, özgün bir festival olma yoluna gireceğini düşünüyorum.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Yönetmen ve Korsan Festivalci(!) Kaan Müjdeci'ye Açık Mektup (Bcc: Menderes Türel:)

Sayın Kaan Müjdeci, 

Sinemamızın ışıldayan isimlerinden bir olarak sizi hep iyilikle anmış bir gazeteci, sinema yazarıyım. 

Eyleminizi, Bektaşi meşrep geleneğimizin 21. Yüzyıl tarzı bir hicvi olarak algıladım! 

Behlül Dal'dan ödünç aldığınız slogana bayıldım: “Bir gün Yine Döneceğim O Şehre!”

Festivali saf bir naiflikle bu kadar güzel kutsayan ifadeniz, Türk sinema sektörü adına “Antalya (Altın Portakal) Film Festivali’ne” ilân-ı aşktır!

Tüm sektörün aynı aşkı yaşadığını düşünüyorum!

Ümit ederim, Menderes Türel Bey, bu ilân-ı aşka karşılık verir! 

Ve sevgililer yine buluşurlar...

Zaten Antalya ile Sinemamızın şarkısı, o meşhur şarkı değil midir!

“Yeter ki gel bana, senede bir gün!”

Coşkun Çokyiğit

4 Ekim 2017 Çarşamba

Bodrum Türk Filmleri Haftası “Franchise Festivallere” karşı!

Cenk Sezgin ve konukları (Ftgrf: Ufuk Cebeci)
Türkiye’nin Oscar aday adayı Ayla filminin, adeta “Dünya Prömiyerinin” yapıldığı Bodrum Türk Filmleri Haftası yedinci defa yapıldı. Üçüncüsüne de davet edildiğim bu özel sinema etkinliğini, geçen yıllar içinde kendini aşarak daha yükselmiş buldum. Bodrum Türk Filmleri Film Haftası’nın ardında sinemacı bir ailenin durduğunu yavaş yavaş herkes duyup öğrenmeye başladı: Sezgin ailesi. Cenk Sezgin, Ayşegül Sezgin ve Gülce Sezgin…

Cenk Sezgin, Türk Sinemacılığı için sessiz sedasız çalışan bir “emekçi”. Bodrum Türk Filmleri Haftası için yedi yıldan beri ailesinin desteğini de alarak, maddi ve manevi gücünü esirgemeden kullanıyor. Gerektiğinde bir planlamacı, bir organizatör… Gerektiğinde konuklarını bizzat karşılayarak transfer eden mütevazı bir ev sahibi… Gerektiği için sinema salonlarının tekelde toplanmasına karşı duran bir direnişçi olarak duruş sergiliyor.

Bundan dört yıl önce 3. Bodrum Türk Filmleri Haftası’na davet edildiğimde tanışmıştık. “Cenk Sezgin” diye takdim edildiğinde aklıma ister istemez tok sesi ile söylediği türküleri dinleyerek büyüdüğümüz Ahmet Sezgin gelmişti. Oğlu muydu? Sordum ve evet, oğluydu. Benim için mutlu bir andı çünkü çocukluğumda radyodan türkü dinleyerek büyüdüm ve Ahmet Sezgin’in türkü zevkimi yapan sanatçılar arasında apayrı bir yeri vardı! Ne miydi o türküler: Gele gele geldim anam bu kara taşa, Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır, Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme, Turnam Yükseklerden Uçar, Pencereden Kar Geliyor, Niye Çattın Kaşlarını, Kara Bahtım Kör Talihim, hele de “Kahverengi Gözlerin”!

22 Aralık 2016 Perşembe

ASSASSIN’S CREED Kızıl Elma'nın peşinde



ASSASSIN’S CREED filminde her bir karakterin peşinde olduğu "arzu nesnesi" tarih bilenler için çok tanıdık! Osmanlı Sultanları huzurunda, Divan-ı Hümayun'da, kıtalara hükmeden devletlû vüzerâ tarafından münakaşa edilen "Kızıl Elma", filmde insanların genetik şifresini içinde taşıyan "kırmızı;) bir Elma" olarak dile getiriliyor! Filme göre "Elma"nın İncil'de bahsi geçiyormuş! Bazı Türk boylarının erken dönemlerde Hristiyanlığın bazı mezheplerine girdiklerini bildiğimize göre, Türklerin "kırmızı;) Elma"dan bîhaber olduğunu farz etmek, safdillik olur! 

Filmdeki suikastçılar ile Hasan Sabbah'ın "sır-kardeşleri" Haçlı Tapınak Şövalyelerinin peşinden koştukları "Elma", geçmişle (1492) bugünün (2016) harmanlandığı bir hikayede aranıyor! (Hasan Sabbah diğer adıyla Şeyhü'l-cebel) Şii İsmailiye Devletinin kurucusudur. Adamları yılanvari hançerleri ile suikast yaparlardı).

Atlama, zıplama, vurma, kırma, gırtlak kesme, ciğer sökme gibi en vahşi şiddet içeren aksiyon sahnelerinin arasında bu kadar naif bir "gaye=Elma" peşinde, hem de sureta şiddet genini yok etme adına yapılan eylemler, tarikatın İngiltere'deki tapınağında son buluyor. Tapınakçıların karşısında savaşan ASSASSIN (Haşhaşi) eylemciler ise "Elma"yı kaptırmamak için can pahasına mücadele veriyor. 

Anlayoruz ki, asıl gaye ile gizlenen gaye arasında derin fark var. Bu da Tapınakçılar ve suikastçilerin ikili (zahir-batın) dünyaları içinde hiç yabansı bir yaklaşım değil. 

"Şiddeti yok etmek için şiddet", "aydınlık için karanlığa geçmek" gibi senaristin suikastçılara yakıştırdığı ama yama gibi duran ucuz paradoksların uçuştuğu film boyunca, bu tür ucuzluklara hiç prim vermeyen Umberto Eco'nun derin zekasını, popüler saçmalamalara dirsek çeviren tutumunu takdir, hayranlık ve hayır ile anmadan edemedim... 

Şimdi kafama takılan soru(n)lara geleyim:

Soru(n) 1: ASSASSIN’S CREED'de sözü edilen "Elma" Türklerin Avrupa'yı didik didik edip halaç pamuğu gibi atarak aradığı "Kızıl Elması"ndan mı mülhem? Başka bir deyişle kaynak aynı mı? (Gelibolulu Mustafa Âli'nin Kızıl Elma ile Portekiz'i ilişkilendirdiği düşünülürse - ki bu bilgiyi doğrudan Ali'nin kitabında okumadım. Vikiden öğrendim-:)

Soru(n) 2: Suikastçılar (ASSASSIN) için reva görülen bu sıfat, söylenegeldiği gibi "Haşhaşi" kelimesinden mi geliyor yoksa Alamut devletçiğinin (davetü'l-cedide, Zanâdıka, Seb'iyye) şeyhi Hasan Sabbah'ın gerçek kimliklerini örtmek için gönüllü razı olduğu bir başka gizem miydi? 

Aslında "Haşhaşi" yakıştırması, "ASES" yani "Gece Bekçileri" kelimesini gizleyen bir örtü müydü? Elmayı Tapınakçılardan önce onlar Alamut'ta saklıyor da olabilirler (miydi?). 
{ASES (ﻋﺴﺲ) i. (Ar. ‘āss “gece bekçisi”nin çoğul şekli ‘ases') Kelime Türkçe’de tekil anlamında kullanılmıştır.}

Bu anlam açılımından ve her iki kelimenin söylenişinden de belli oluyor ki, Haşhaşî'den Assassin çıkmaz ama Ases'den bal gibi çıkar (Haşhaşi - Aşşaşşin / Ases = Assassin:).

Soru(n) 3: Aydınlık için karanlıkla çalışmak evrensel etik (ahlak) açısından ak mı yoksa kara mıdır?

Soru(n) 4: 'Özgür iradenin yok edildiği yerde her şey mubahtır' önermesine Karl Popper hayatta olsaydı nasıl bir yorum getirirdi?

Soru(n) 5: Tarihi olarak Tapınakçılar ile Haşhaşiler (Asesîler;) dost ve sırdaş olduklarına göre filmde anlatılan düşmanlık ne vakit zuhur etti? Yoksa Tapınakçıların 1300'de ağır işkencelerle yok edilişlerinden sonra mı? (Tapınakçılar, Fransa kıralı Filip tarafından 1300'lü yıllarda yok edilmişlerdi ama onların aslında yok olmadıkları, hatta intikam için yer altına çekildikleri iddia edilegelmiştir). Ve acaba yapımcı, ilerde ASSASSIN’S CREED UNTOLD gibi devam filmi mi çekecek?

Soru(n) 6: Filmin ilk karesinden son karesine kadar uçan "kartal" Hasan Sabbah'ın Alamut'undan havalanmış olabilir mi? (Alamut=kartal yuvası).

Soru(n) 7: ASSASSIN’S CREED in hikayesi çalıntı olabilir mi?

* Bu yazıya devam edeceğim ama halk otobüsünde ancak bu kadar oluyor 😎

 Halk otobüsündeki yazımın üzerinde birkaç defa düzeltme yaptığımı itiraf ediyorum...


KÜNYE: 
Yönetmen: Justin Kurzel 
Senaryo: Michael Lesslie, Adam Cooper, Bill Collage
Oyuncular: Michael Fassbender, Marion Cotillard, Jeremy Irons