10 Ekim 2017 Salı

7. Malatya Uluslararası Film Festivali ve Taşralılaşmak mı Kimliksizleşmek mi?

7. Malatya Uluslararası Film Festival program lansmanı toplantısında, Malatya Valisi ve Festival Onursal Başkanı Sayın Ali Kaban’ın kısa sözlerini -bir konuşma üslubu içinde- etkileyici buldum. Sanki bir Mülkiyeli değil sinema ve felsefe okullarından mezun olmuş bir fikir sanat adamı gibi, onursal başkanı olduğu festivalin temel felsefesini ve hedefini izah etti… Teybimi en baştan açmadığıma pişman oldum (ama her zamanki gibi Batuhan Zümrüt, onca işinin arasında, konuşmayı kendi kayıtlarından deşifre ederek hemen yolladı ve gönülden gelen teşekkürü hak etti).

ONURSAL BAŞKANIN KONUŞMASI
Vali ve Onursal Başkan Ali Kaban, geleneksel teşekküründen sonra şunları söyledi. “Ontolojinin egemen olduğu ve insanın çağı diye ifade edebileceğimiz toprak egemen çağda -ki çok uzun sürmüştü- hemen arkasından gelen epistemenin yani Bilgiye dayalı dönemin çağı, göreceli olarak, ontolojinin çağına göre daha kısa sürmüştü ve orada egemenlik önce suya, sonrada havaya geçmişti. Şu an içinde bulunduğumuz çağ, fenomolojinin çağıdır. Bu çağ kendi içinde, çok hızlı devrimlerle kendini sürekli yenilemeye çalışarak ötelere ulaşmaya çalışıyor ve bu ciddi anlamda sorunlara sebep oluyor. Bütün bu çağlarda egemen olan tiyatro, zaman içerisinde sinema perdesine, ardından beyaz cama aktarılmıştır. İnternet çağının başlamasıyla özellikle sosyal medyada sınırsız ulaşım fırsatlarıyla birlikte yeni ve tanımadığımız görselliğin ötesinde sıkıntılı sonuçları olan bir kısım sorunlar bulunmakta. Bütün bunların tartışılması lazımdır. Sadece görselliğin egemen olduğu hiç bir değer yargısının aranmadığı bir sinemada -özellikle yerel ve beklide tek başına bütün sektörüyle Hollywood’un dışında diğer ülkelerdeki sinema alanında- oluşturulmakta olan insanın, bütün görsel sonuçlarının bir şekilde tartışılması lazım. İşte Malatya Film Festivali bunu yapmaya çalışıyor.”

SİNEMAYA AYNA TUTMAK MI?
Bir festivalin ne yapmaya çalıştığını elbette o festivalin Onursal Başkanı veya Başkanı açıklayabilir. Malatya Valisi ve Festival Onursal Başkanı Sayın Ali Kaban, konuşmasıyla tam olarak bunu yaptı. O konuşurken bir yazımdaki düşüncelerimi hatırladım. Şöyleydi: “Festivallerde bir kısır döngü söz konusu. Adeta büyük bir festival merkezi var ve “Franchise” usulü, her ülkeye bir ana bayilik ve sonra her şehre, her ilçeye ve neredeyse her beldeye bayilikler veriyor. Deyim yerindeyse “Franchise Festivaller” çağına girmiş gibiyiz. “Nasıl bir film?” sorusu ile “Kahvenizi nasıl istersiniz?” sorusu arasında fark kalmıyor. Bir kitle sanatı olan sinema, dar ve birbirinin kopyası muhitlerde kendini tatmin etkinliği girdabı içinde boğuluyor! Gösterilen eserler, “Franchise Festivalleri” paketi içinde, seyirci derdi taşımayan, emperyalist odaklarda üretilen; sureta, insan haklarından, evrensel sorunlardan söz eden, yine birbirinden kopyalanmış minimal yapımlardan oluşuyor.”

Malatya Film Festivali, yedinci yılında onursal başkanının açıklıkla ifade ettiği üzere, çoğu festivalin kapıldığı bu girdaba girmeyecek gibi gözüküyor… Gerçekten çok sevindirici bir bilinç haliyle karşı karşıyayız. Çünkü günümüz sineması, içinde bulunduğu çağın fikri kaçışına kapılıp, insanoğlunun asırlardır “Nasıl ve Niçin” sorularına cevap aramasını, bu arayış sonucu oluşturduğu birikimi bir yana bakarak görüntüler ve şekillere kapılmıştır. Nasıl ve niçin sorularından kaçmak günümüz sanatını, “mânâ”dan uzaklaştırıp, imajlar veya biçimler çöplüğüne dönüştürmüştür. Ticari sinemanın, kapitalist bir faaliyet alanı içinde hapsedilmesi gibi (bilimin tüccar ve siyasi erkin hizmetine amade kılınması benzeri), sanat filmleri denilen ve ancak festivallerde seyirci önüne çıkan filmler de aynı evrensel güçler tarafından kıskaca alınmış görünmektedir. Farklı kültürlere ait sinema filmlerinin, “sanat sineması” olarak tarifi, kişiye göre değişen kavramların içine hapsedilmesi, izlenebilirlik alanlarının daraltılması, kitlelere hiçbir zaman ulaşamaması bunun göstergesidir. Festivalin, en basit anlamı ile üretilen ürünlerin halka sunulması, halkla paylaşılması olduğunu hatırlarsak şu yargıya varabiliriz. Dünyadaki tüm festivaller, (Amerikan Ulusal Sinemasına şeref bahşeden Oscar Ödülleri ve sinema ticaret ağının temerküz ettiği yerler olan Cannes vb. hariç) “taşralılaşmak” veya “kimliksizleşmek” seçeneklerine maruz bırakılmaktadır.

Sayın Vali Ali Kaban’ın ümit verici konuşmasını bundan dolayı değerli buluyorum. Bu doğrultuda devam ettiği takdirde, Malatya Film Festivalinin, bir taşra festivali olmak tuzağına düşmekten de kimliksiz bir festivale dönüşmekten de kurtulup, özgün bir festival olma yoluna gireceğini düşünüyorum.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Yönetmen ve Korsan Festivalci(!) Kaan Müjdeci'ye Açık Mektup (Bcc: Menderes Türel:)

Sayın Kaan Müjdeci, 

Sinemamızın ışıldayan isimlerinden bir olarak sizi hep iyilikle anmış bir gazeteci, sinema yazarıyım. 

Eyleminizi, Bektaşi meşrep geleneğimizin 21. Yüzyıl tarzı bir hicvi olarak algıladım! 

Behlül Dal'dan ödünç aldığınız slogana bayıldım: “Bir gün Yine Döneceğim O Şehre!”

Festivali saf bir naiflikle bu kadar güzel kutsayan ifadeniz, Türk sinema sektörü adına “Antalya (Altın Portakal) Film Festivali’ne” ilân-ı aşktır!

Tüm sektörün aynı aşkı yaşadığını düşünüyorum!

Ümit ederim, Menderes Türel Bey, bu ilân-ı aşka karşılık verir! 

Ve sevgililer yine buluşurlar...

Zaten Antalya ile Sinemamızın şarkısı, o meşhur şarkı değil midir!

“Yeter ki gel bana, senede bir gün!”

Coşkun Çokyiğit

4 Ekim 2017 Çarşamba

Bodrum Türk Filmleri Haftası “Franchise Festivallere” karşı!

Cenk Sezgin ve konukları (Ftgrf: Ufuk Cebeci)
Türkiye’nin Oscar aday adayı Ayla filminin, adeta “Dünya Prömiyerinin” yapıldığı Bodrum Türk Filmleri Haftası yedinci defa yapıldı. Üçüncüsüne de davet edildiğim bu özel sinema etkinliğini, geçen yıllar içinde kendini aşarak daha yükselmiş buldum. Bodrum Türk Filmleri Film Haftası’nın ardında sinemacı bir ailenin durduğunu yavaş yavaş herkes duyup öğrenmeye başladı: Sezgin ailesi. Cenk Sezgin, Ayşegül Sezgin ve Gülce Sezgin…

Cenk Sezgin, Türk Sinemacılığı için sessiz sedasız çalışan bir “emekçi”. Bodrum Türk Filmleri Haftası için yedi yıldan beri ailesinin desteğini de alarak, maddi ve manevi gücünü esirgemeden kullanıyor. Gerektiğinde bir planlamacı, bir organizatör… Gerektiğinde konuklarını bizzat karşılayarak transfer eden mütevazı bir ev sahibi… Gerektiği için sinema salonlarının tekelde toplanmasına karşı duran bir direnişçi olarak duruş sergiliyor.

Bundan dört yıl önce 3. Bodrum Türk Filmleri Haftası’na davet edildiğimde tanışmıştık. “Cenk Sezgin” diye takdim edildiğinde aklıma ister istemez tok sesi ile söylediği türküleri dinleyerek büyüdüğümüz Ahmet Sezgin gelmişti. Oğlu muydu? Sordum ve evet, oğluydu. Benim için mutlu bir andı çünkü çocukluğumda radyodan türkü dinleyerek büyüdüm ve Ahmet Sezgin’in türkü zevkimi yapan sanatçılar arasında apayrı bir yeri vardı! Ne miydi o türküler: Gele gele geldim anam bu kara taşa, Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır, Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme, Turnam Yükseklerden Uçar, Pencereden Kar Geliyor, Niye Çattın Kaşlarını, Kara Bahtım Kör Talihim, hele de “Kahverengi Gözlerin”!

22 Aralık 2016 Perşembe

ASSASSIN’S CREED Kızıl Elma'nın peşinde



ASSASSIN’S CREED filminde her bir karakterin peşinde olduğu "arzu nesnesi" tarih bilenler için çok tanıdık! Osmanlı Sultanları huzurunda, Divan-ı Hümayun'da, kıtalara hükmeden devletlû vüzerâ tarafından münakaşa edilen "Kızıl Elma", filmde insanların genetik şifresini içinde taşıyan "kırmızı;) bir Elma" olarak dile getiriliyor! Filme göre "Elma"nın İncil'de bahsi geçiyormuş! Bazı Türk boylarının erken dönemlerde Hristiyanlığın bazı mezheplerine girdiklerini bildiğimize göre, Türklerin "kırmızı;) Elma"dan bîhaber olduğunu farz etmek, safdillik olur! 

Filmdeki suikastçılar ile Hasan Sabbah'ın "sır-kardeşleri" Haçlı Tapınak Şövalyelerinin peşinden koştukları "Elma", geçmişle (1492) bugünün (2016) harmanlandığı bir hikayede aranıyor! (Hasan Sabbah diğer adıyla Şeyhü'l-cebel) Şii İsmailiye Devletinin kurucusudur. Adamları yılanvari hançerleri ile suikast yaparlardı).

Atlama, zıplama, vurma, kırma, gırtlak kesme, ciğer sökme gibi en vahşi şiddet içeren aksiyon sahnelerinin arasında bu kadar naif bir "gaye=Elma" peşinde, hem de sureta şiddet genini yok etme adına yapılan eylemler, tarikatın İngiltere'deki tapınağında son buluyor. Tapınakçıların karşısında savaşan ASSASSIN (Haşhaşi) eylemciler ise "Elma"yı kaptırmamak için can pahasına mücadele veriyor. 

Anlayoruz ki, asıl gaye ile gizlenen gaye arasında derin fark var. Bu da Tapınakçılar ve suikastçilerin ikili (zahir-batın) dünyaları içinde hiç yabansı bir yaklaşım değil. 

"Şiddeti yok etmek için şiddet", "aydınlık için karanlığa geçmek" gibi senaristin suikastçılara yakıştırdığı ama yama gibi duran ucuz paradoksların uçuştuğu film boyunca, bu tür ucuzluklara hiç prim vermeyen Umberto Eco'nun derin zekasını, popüler saçmalamalara dirsek çeviren tutumunu takdir, hayranlık ve hayır ile anmadan edemedim... 

Şimdi kafama takılan soru(n)lara geleyim:

Soru(n) 1: ASSASSIN’S CREED'de sözü edilen "Elma" Türklerin Avrupa'yı didik didik edip halaç pamuğu gibi atarak aradığı "Kızıl Elması"ndan mı mülhem? Başka bir deyişle kaynak aynı mı? (Gelibolulu Mustafa Âli'nin Kızıl Elma ile Portekiz'i ilişkilendirdiği düşünülürse - ki bu bilgiyi doğrudan Ali'nin kitabında okumadım. Vikiden öğrendim-:)

Soru(n) 2: Suikastçılar (ASSASSIN) için reva görülen bu sıfat, söylenegeldiği gibi "Haşhaşi" kelimesinden mi geliyor yoksa Alamut devletçiğinin (davetü'l-cedide, Zanâdıka, Seb'iyye) şeyhi Hasan Sabbah'ın gerçek kimliklerini örtmek için gönüllü razı olduğu bir başka gizem miydi? 

Aslında "Haşhaşi" yakıştırması, "ASES" yani "Gece Bekçileri" kelimesini gizleyen bir örtü müydü? Elmayı Tapınakçılardan önce onlar Alamut'ta saklıyor da olabilirler (miydi?). 
{ASES (ﻋﺴﺲ) i. (Ar. ‘āss “gece bekçisi”nin çoğul şekli ‘ases') Kelime Türkçe’de tekil anlamında kullanılmıştır.}

Bu anlam açılımından ve her iki kelimenin söylenişinden de belli oluyor ki, Haşhaşî'den Assassin çıkmaz ama Ases'den bal gibi çıkar (Haşhaşi - Aşşaşşin / Ases = Assassin:).

Soru(n) 3: Aydınlık için karanlıkla çalışmak evrensel etik (ahlak) açısından ak mı yoksa kara mıdır?

Soru(n) 4: 'Özgür iradenin yok edildiği yerde her şey mubahtır' önermesine Karl Popper hayatta olsaydı nasıl bir yorum getirirdi?

Soru(n) 5: Tarihi olarak Tapınakçılar ile Haşhaşiler (Asesîler;) dost ve sırdaş olduklarına göre filmde anlatılan düşmanlık ne vakit zuhur etti? Yoksa Tapınakçıların 1300'de ağır işkencelerle yok edilişlerinden sonra mı? (Tapınakçılar, Fransa kıralı Filip tarafından 1300'lü yıllarda yok edilmişlerdi ama onların aslında yok olmadıkları, hatta intikam için yer altına çekildikleri iddia edilegelmiştir). Ve acaba yapımcı, ilerde ASSASSIN’S CREED UNTOLD gibi devam filmi mi çekecek?

Soru(n) 6: Filmin ilk karesinden son karesine kadar uçan "kartal" Hasan Sabbah'ın Alamut'undan havalanmış olabilir mi? (Alamut=kartal yuvası).

Soru(n) 7: ASSASSIN’S CREED in hikayesi çalıntı olabilir mi?

* Bu yazıya devam edeceğim ama halk otobüsünde ancak bu kadar oluyor 😎

 Halk otobüsündeki yazımın üzerinde birkaç defa düzeltme yaptığımı itiraf ediyorum...


KÜNYE: 
Yönetmen: Justin Kurzel 
Senaryo: Michael Lesslie, Adam Cooper, Bill Collage
Oyuncular: Michael Fassbender, Marion Cotillard, Jeremy Irons 




22 Ekim 2016 Cumartesi

Sinemamıza Altın Portakal rüyası mı, altın bir “Rüya” mı gerek?

Derviş Zaim
53. Uluslar arası Antalya Film Festivali her zamanki heyecan ve koşuşturmaca arasında geçip gitmek üzere. Antalya halkının gerçekten ciddi bir ilgi gösterdiği festival, uluslar arası olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Holywood'un dünyaca tanınan yüzleri hemen her yıl festivalde konuk ediliyor ve bu katılımları Antalya'nın gelecekte aranan, katılabilmek için davet umulan bir festivale dönüşmesi bağlamında birikim sağlıyor.

Yıllardan beri yaptığım gibi bu yıl da ulusal yarışmayı takip ettim. Altın Portakal rüyası görerek filmlerini festivale gönderen sinemacılarımız arasında şanslı olan 12 si seyirci ve jüri karşısına çıktı. Bu filmler arasında “usta” yönetmenlerin yetkin filmleri olduğu gibi, ilk filmini çekenlerin veya ustalaşma yolunda olanların filmleri de dikkat çekmeyi başardı. Mesela Rıza Sönmez ilk gün gösterilen ilk filmi “Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var”, ciddi bir gündem oluşturdu: çok konuşuldu… Bu çok normal bir durum olmasına rağmen benim daima yadırgadığım başka bir durum daha var. Çok uzun yıllardan beri yurt içi ve yurt dışı festivallerde deneyim kazanmış bazı sinefiller ve (hadi ben de bir kavram uydurayım) “festivalfiller” daha ilk günden itibaren bazı filmler için kulis yapmaya veya ödül almasını umduğu/arzu ettiği filmleri gündeme getirerek fikir toplamaya çalışıyor… Bu tür ödül kulisçileri adil/hakkaniyetli bir jürinin bile şaibe altında kalmasına sebep oluyor. Maalesef 53. festival günlerinde de bu tür kulisçiler, ödül simsarları hiç boş durmadı…

SOSYOLOJİK VE İDEOLOJİK SAPMALAR
53. Festival’in su götürmez biçimde iki favorisi var. Derviş Zaim (Rüya) ve Yeşim Ustaoğlu (Tereddüt). Jürinin dikkatini çekecek diğer filmler, Seren Yüce’nin “Rüzgârda Salınan Nilüfer”, Mehmet Can Mertoğlu’nun “Albüm”, Ümit Köreken’in “Mavi Bisiklet”, Tayfur Aydın’ın “Siyah Karga”sı. Barış Kaya- Soner Caner’in ilk film “Rauf” filmi ise benim, “sanatın ideolojiye bilinçli şekilde alet edilmesi” kategorisine rahatlıkla yerleştirebileceğim bir yapım. Teröre kurban olmak için dağa çıkan bir genç kıza âşık olan bir çocuğu takip eden kamera, aşk ve masumiyeti terörist (ve tabii terör) lehinde bir kutsamaya dönüştürerek Türkiye halkının yüzde 90’ının kalbini kırıyor…

Erkan Tahhuşoğlu ve Ayhan Salar’ı Eşik filmini hikâyesi, oyunculuklar ve anlatım bakımından yeterli bulmadığımı açık yüreklilikle söylemem gerek. Mete Gümürhan’ın “Genç Pehlivanar”ı da bütün sevimliliğine rağmen benim ödül kategorimin sınırlarına dâhil olamadı. Kıvanç Sezer’in Babamın Kanatları, pek çok festival takipçisinin dediği gibi “klasik” anlatımıyla ve bazıların deyimi ile “demode”. Etiketlemeler sanatta ne kadar doğrudur tartışılır ama ben, "Babamın Kanatları"ndaki Müslüman Kürtlerin davranışının Türkiye’de yaşayan Kürtleri yansıtmadığını düşünüyorum. Bu coğrafyanın sosyolojik yapısına ters bir hikâye. Filmde anlatıldığı gibi iyi oyuncu Menderes Samancıların canlandırdığı karakter tabii Müslüman! Allah’tan, güç dilediği eylem İslamın şiddetle men edip haram kıldıklarından…
Gözde Kural’ın "Toz"unu maalesef rahatsızlığım sebebi ile kaçırdım.

ANADOLU AYDINLANMASI OLMADI 
CİNSEL AYDINLANMA UYAR MI?
Uluslararası Antalya Film Festival’ini en dişe dokunur filmlerinden
Yeşim Ustaoğlu
Tereddüt, Türkiye'nin kanayan yaralarından biri üzerinden yürüyen dikenli hikâyesiyle dikkat çekiyor. Yeşim Ustaoğlu ustalaşmış bir yönetmen ama tüm hikâyelerinde olduğu gibi “Tereddüt”de de bir yarımlık hissediliyor. Remzi Oğuz Arık’ın 35-40 yıl önceki bir makalesinde yazdığı gibi, Türkiye maalesef “daha çocuk olmadan anne olmuş” kadınların ülkesi.  Yani bu sorun tarihi-sosyolojik bir gerçek ve kökü derinlerde olan ciddi bir mesele. Cumhuriyet’in en büyük yenilgilerinden biri... Çok erken bir dönemde “milletvekili, belediye başkanı seçmek için “oy” hakkı tanınan kadınlar, geleneksel sosyal yapı yüzünden “eş seçme” hakkını günümüze kadar tam bir katılımla elde edemediler. Bu kısıtlamaya “İslami kılıf” uyduran ham yobazlar ise aslında uydukları âdetin eski İran, Arap ve Mezopotamya “kanunsuzlukları” olduğundan bihaber…

Yeşim Ustaoğlu elbette “bilim değil film yapıyor” ama mesela Atıf Yılmaz’ın yıllar önce didik didik ettiği “cinsel uyanışa” odaklanacak yerde başını derinde yatana çevirse daha mı iyi olurdu demeden edemiyorum…
Ecem Uzun

Not: Bu arada Ustaoğlun’nun psikolojide vak'a çözmek için kullanılan “boş sandalye- empty chair” tekniğini çektiği sahnedeki yönetmenlik becerisi ve bilhassa genç oyuncusu Ecem Uzun’un oyunculuk performansını takdirle anarken “Les Miserables” filmindeki sahneye selam mı  verdiler çözemedim...

Yukarıdaki satırlarda “Altın Portakal rüyası” gören filmlerden söz ettim. Sıra “altından bir sinema estetiği/dili” rüyaları gören bir yönetmenin “Rüya”sından bahsetmeye geldi… Gerçeği söylemek gerekirse, Derviş Zaim, Türk sineması için gerçek bir kazanç. Ulusal (klasik/geleneksel) kültür ve onun sinemada temsili (yani bizden öncekiler tarafından var edilmiş sanat dallarını sinemada ifade etme) konusunda kafa yoran, fikir üreten ve bunu eserine yansıtan, yaşayan birkaç yönetmenden olup “kendi rüyasını gören Rüya” ile “kes-yapıştır” metodunun dışına çıkmayı başarmış bir sanaçı!
Derviş Zaim, 53. Festivalin “ulusal yarışması” için gerçekten özgün ve yetkin bir yarışmacı… Ona başarılar diliyorum... 


Derviş Zaim’in filmi ile ilgili sohbetinin bilhassa ilk 2 dakikasını dinlemenizi öneririm…